1/12/2008

thus conscience does make cowards of us all

h1


to be, or not to be, that is the question:-
whether 'tis nobler in the mind, to suffer
the slings and arrows of outrageous fortune;
or to take arms against a sea of troubles,
and, by opposing, end them?-to die,-to sleep,-
no more;-and by a sleep, to say we end
the heart-ach, and the thousand natural shocks
that flesh is heir to,-'tis a consummation
devoutly to be wish'd. to die;-to sleep;-
to sleep! perchance to dream;-ay, there's the rub;
for in that sleep of death
what dreams may come,
when we have shuffled of this mortal coil,
must give a pause: there's the respect,
that makes calamity of so long life:
for who would bear the scorns and whips of time,
the opressor's wrong, the proud man's contumely,
the pangs of despis'd love, the law's delay,
the insolonce of office, and the spurns
that patient merit of the unworthy takes,
when he himself might his quietus make
with a bare bodkin? who would fardels bear,
to grunt and sweat under a weary life;
but that the dread of something after death,-
the undiscover'd country, from whose bourn
no traveller returns,-puzzles the will;
and makes us rather bear those ills we have,
than fly to others that we know not of?
thus conscience does make cowards of us all;
and thus the native hue of resolution
is sicklied o'er with the pale cast of thought;
and enterprises of great pith and moment,
with this regard, their currents turn awry,
and lose the name of action.-soft you now!
the fair ophelia:-nymph, in thy orisons
be all my sins remember'd.

HAMLET / Shakespeare

var olmak mı, yok olmak mı, bütün sorun bu!
düşüncemizin katlanması mı güzel,
zalim kaderin yumruklarına, oklarına,
yoksa diretip bela denizlerine karşi
dur, yeter! demesi mi?
ölmek, uyumak sadece! düşünün ki uyumakla yalnız
bitebilir bütün acıları yüreğin,
çektiği bütün kahırlar insanoğlunun.
uyumak, ama düş gorebilirsin uykuda, o kotü!
çünkü, o ölüm uykularında,
sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından,
ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu.
bu düşuncedir felaketleri yaşanır yapan.
yoksa kim dayanabilir zamanın kirbacına?
zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine,
sevgisinin kepaze edilmesine,
kanunlarin bu kadar yavaş
yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine,
kotülere kul olmasına iyi insanın
bi bıcak saplayıp göğsüne kurtulmak varken?
kim ister bütün bunlara katlanmak
ağır bi hayatın altında inleyip terlemek,
ölümden sonraki bi şeyden korkmasa,
o kimsenin gidip de dönemediği bilinmez dünya
ürkütmese yüreğini?
bilmedigimiz belalara katlanmaktansa,
çektiklerine razı etmese insanı?
bilinç böyle korkak ediyor hepimizi:
düşüncenin soluk ışiğı bulandırıyor
yürekten gelenin doğal rengini.
ve nice büyük, yiğitçe atılışlar
yollarını değiştirip bu yüzden,
bi iş, bi eylem olma gücünü yitiriyorlar.
ama sus bak, güzel
ophelia geliyor.
peri kizi dualarinda unutma beni,
ve bütün günahlarımı.

20/11/2008

PLUIE ENCORE APRÈS LA PLUIE...

h1

Bu şiirin benim için ayrı bir önemi var... İsmet Özel'in öğrencilik yıllarında bir dönem Çankırı'da yaşadığını biliyorum. Şiirde de okul yıllarından alıntılar var ve Çankırı'dan. "Tatlı çay", "aşağı mahalle", "göbel", "esmer kızlar", "söğüt", "böğürtlen", "sapan" . Liseden sonra hep Çankırı'dan uzaktaydım, çok farklı duygular yaşattı bana İsmet Özel'in bu son şiiri.

Çankırı'da geçirdiğim çoçukluk yıllarımı anımsattı. O kadar tanıdık ki anlattıkları; tatlı çay'da hiç "çimmedim" ama çok balık tuttum, esmer kızların evlerinin önünde pervane oldum, söğüt gölgelerinde yattım, böğürtlen topladım, sapanım vardı. Gün boyu şehri çevreleyen tepelerden inmezdik; çiğdem toplamaya, balık tutmaya, çağla toplamaya giderdik. Bizim için eğlence demek bunlar demekti...

İsmet özel'in şiirinde de belirttiği gibi, yazın dışarıdan eve girmediğimiz için zaten esmer olan tenimiz dahada siyahlaşırdı ve okullar açılınca "tenimizin rengide de açılmaya başlardı. Kara kavruk çocuklarıydık biz Anadolunun...

Emin olun Çankırı bu ülkedeki hiçbir şehre benzemez. Türkiye'nin ortasındadır, kalbinde bir şehirdir, ama  bu ülkeye ait değil gibidir. Devlet Cumhuriyetin ilk yıllarında kurulmuş bu şehrin varlığından bile haberdar değildir. Ama bu şehrin halkı ülkesini hep sever. Çankırı'da sıkılmazsınız ama bu şehir için üzülür ve sıkılırsınız...

k a f e s

PLUIE ENCORE APRÈS LA PLUIE...

Babamın imzasını taklit edersem
Üçüncü muavini sersemletmem
Faydadan nasibime düşen
Demek midir?

Askılı kısa pantolonun derin cebi
Oradan eksik olur
Ne iç lastikten kesilmiş iki şeridin
Gön yuvayı tuttuğu çatal sapan
Ne de bir sarı cevap.

Eksik etmez bilyaları da cebinden
Beni ıslıkla sokağa çekip
Söğüt dalı yontmayı
Böğürtlen toplamayı
Çimmeyi tatlı çayda aklıma getiren.

Cevap kebap
Çıkarır cevabı cepten dönüş yolumuzda
Bende merak bu cepten çıkacak mı kebap
Sarıdır aslı cevabın solmaktan sarardı sanmayınız
Sorudur aslı cevabın sorar üflemez vefayı
Göbelleri bizi aşağı mahallenin çevirdiğinde
What do you mean by “we” white man?

Dönüş yolu düz ve kıvırcık saçlı kızlardan biraz erken
Geride bırakılışa tümsek tüm sek sek dudak büken
I- ıh hatalı kısmı gözden düşme korkusuyla söken
Bilerek hece yutan sayışmayı söylerken
Esmerim daha esmer her yaz sanki okullar
Açılınca gitgide açılacak rengim
Çocukluğuma verilecek A’dan Z’ye içerik
Kim bulacak nerede bir el bombası işte ben
Benim bulunacak bir ben bende var benden âlâ
Sadece pimiyim yani bombanın aynı zamanda
Cennetten payımı koparacağım
Yakasına yapışıp kimin.

 
İsmet Özel...



4/11/2008

Ay Tutulması...

h1

 
....Alıştığım bir boşluk vardı, şimdi ondan kurtulmak istiyorum
Parantezlerimin nasıl da çoğalıp bütün yaşamımı kapladığını hiç anlayamadım. Düş diye anımsadıklarım hep yarım kalan işlerim; raflarda kitaplarım, dolaplarda tozlu, hiç bitirilmemiş "Anlatmalarım"... içki bardaklarımdan başka her şey yarım... Bir şeyler tamamlanınca ben yok olacaktım sanki... Korktum, biliyor musun? Korktum. Yapayalnızım... Kimseler yok... Elini uzat dedin. Uzattım. Daha güçlü olabilseydik dedin. Keşke dedim. Yeni bir parantez açıyor ve şöyle düşünüyorum: Alıştığım bir boşluk vardı, şimdi ondan kurtulmak istiyorum. O boşlu benimseyene kadar nasıl acı çektiğimi biliyor musun? Düşlediğim hesaplaşmayı hep erteledim.


Öyle bir duygudur ki nefret, çok büyük aşkların, katlanılmaz acıların hanesinden geçmezse kalıcı olamaz hiç bir zaman, aniden parlar çabucak söner... Bir avuç kül bırakır yüreğinde onu da yeni bir gülüşün rüzgarı alır gider... Biter derin nefret; en siyah kin, en kızgın öfke bile... Aşk yada acı ile beslenmemişse...

Bana seni her şeye rağmen seviyorum deme hakkı bile tanımadın... O parkı, o saatleri, seni beklerken aklımdan geçenleri, o günkü açlığımı ve halsizliğimi, adeta benimle dalga geçişini, nefes aldığın sürece ona ait olduğunu söylediğin adamla dalga geçişini hiç bir zaman unutmayacağım. Acımasızdın ,saygın bile yoktu yaşananlara... Beni seni suçlayıp suçlayıp aklamaya çalışmakla baş başa bıraktın...

Sen beni hiç sevmedin de zaten; Ben yaşanılmayacak bir mutlu sonu yaşıyormuş gibi yapmaya yokluğunda alıştım. Sen gittin; ben kaldım. Gelmişte sayılmazsın zaten bana, en başından beri yolun düştü bir uğradın; aşk tek heceydi senin için, tükenirdi bir nefeste... Kaçı kimbilir sığardı bir ömre?

Sana göre aynı aşk yaşanabilir başka yüzlerde; farklı tenlerde eskimeden, yorulmadan, uslanmadan, usanmadan günlerce, gecelerce, senelerce ve defelarca....

Aşk; aceleyle içilmiş bir sigara, sonu başından okunan roman, çilekli tarafı yenilmiş pasta ya da ağlamak belki pişmanlığından en fazla ardından bir kaç kadehin... Aşk'ı senden duymadan önce ondan hiç bu kadar çok nefret etmemiştim... Ne olursa olsun, ne yaşanırsa yaşansın, bütün bilinenlere rağmen ve yaşananlara rağmen ben varım ve aşk var diyorsan ve sonrada sözlerini, yeminlerini unutup gidiyorsan ve onsuzluğu kabül edebiliyorsan, ortada düşünecek, anımsanacak, özlemle anılacak, keşkelere bağlanacak bir şey kalmamış demektir. Oysa seni ne çok sevmiştim. Kimsenin sana olan sevgimin yanına bile yaklaşamayacak kadar çok sevmiştim. Hayatın boyunca bir daha böyle sevilmeyeceksin ve kimse sana benim olduğum kadar aşık olamayacak. Meğer sen hiç olmamışsın... Sensizliği kabül edebilen bir kalpte nasıl mutlu olabilirki insan...

Ah görmezsin,
Gölgene değdi tenim, bir anlık
Bir rüya uğruna çekmeye razı olmuşken gönül
…en çileli oyunlarını aşkın,
Güzelliğinin sırlarında yeşerdi susuz kalmış çiçeklerim
Gözlerin lal, dudakların al, kalbimde ihtilal gibi
Eğilirim önünde, sendelerim…

3/11/2008

Dramatik Finish...

h1


Formula 1 şampiyonluğunda son yarış Brezilya'da gerçekleşti. Hamilton ile Massa arasında sadece 7 puan vardı. Massa'nın birinci olmaktan ve Hamilton'un 6 cı olmasını beklemekten başka yapabileceği bir şey yoktu.

İnanılmaz bir yarış oldu. Yarışın son 7 turunda yağmur başladı. Glock hariç herkes lastik değiştirdi. Hamilton 5 inci sıradaydı ve bu sonuç onu 1 puan farkla şampiyon yapıyordu.

Hamilton'un arkasında Almanların genç yeteneği vardı. 
Vettel, son turda Hamilton'ı geçerek onun şampiyonluk ümitlerini suya düşürmüştü. Ancak ardından Glock'un Hamilton'a geçilmesi, İngiliz pilot için herşeyi değiştirmişti. Vettel, Hamilton'u geçerken neler olup bittiğini bilmediğini söyledi...


Piste yağmurun düşmesiyle yarışın bitimine az bir süre kala pite girmemeye karar veren Toyota pilotunun bu hareketi, Sebastian Vettel'e geçilen Hamilton'ın son tura altıncı sırada başlaması ve şampiyonluğu kaybedeceği manasına geliyordu.

Massa yarışı birinci bitirdi. Ferrari garajı ile bende sevinçten zıplamaya başladım. Çünka massa yarışı hem birinci bitirmiş ve o saniye itibarı ile şampiyon olmuştu. Ama o da ne. Glock son düzlüge girmeden Hamiltona yol verdi.

Ferrari garajındaki mutluluk çığlıkları kısa sürdü bu sefer Mercedes garajında zafer çığlıkları atılıyordu. Kısaca Glock şampiyonluğu elleriyle Hamilton'a teslim etti. Massa ise kendi evinde birinci olmuş ama sadece 1 puanla şampiyonluğu kaçırmanın derin üzüntüsünü yaşıyordu. Her şeye rağmen teselli olarak Ferrari pilotlar şampiyonluğunu kaybetsede takımlar şampiyonu olmuştu... Buda onlar için büyük başarıydı...

Hamilton'un şampiyon olmasına üzülmedim. Çünkü geçen sene oda son yarışta şampiyonluğu Raikkonene kaptırmıştı. Ama Massa için üzüldüm.

Yeni sezonu dört gözle bekliyoruz ve yine Ferrari ve Massa ve Raikkonen hayranı olarak. Bu arada genç Vettel'de çok iyi. Gelecek vaad ediyor ve tutuyorum bu çocuğu..

K a f e s

22/10/2008

Hiç Görmeden...

h1

Işıkların bütün berrak parıltılarına rağmen içlerinde bir küskünlük taşıdığı, akşam yağmurlarının aniden bastırdığı bu sonbahar günlerinde beni yalnızlaştırıp kederlendiren, adını koyamadığım tuhaf bir şey var.

Anlatması zor aslında.

Garip ve derin bir özlem duyuyorum ama özlediğim insanın bir adı, bir yüzü yok, bu özlem beni öylesine korkutuyor ki sahibini bulmaya, tanımaya, ona bir beden, bir koku vermeye çekiniyorum, camdan bir kuyuya düşer gibi ellerimi geçirecek bir pürüz bile bulamadan bu özlemin derinliklerine doğru kayarken gözlerimi kapatıyorum.

Pencerelerin inanılmaz derecede ışıklı, odaların ise serin ve gölgeli olduğu bu zamanlarda hiçbir yerde durmak istemiyorum, huzursuz bir gitme arzusu sarıyor beni ama nereye gideceğimi de bilmiyorum, gitmek istediğim yerin de bir adı yok ve gitmek istediğim yer birden zihnimde aydınlanıverecek, aniden her şey kararacak ve sanki o yer bir tiyatro sahnesi gibi karanlığın içinde kendi ışıklarıyla tek başına duracak diye ürperiyorum... O yeri bir kere görürsem oraya gitmemem mümkün olmayacak çünkü.

Hissettiğim yalnızlık ise ömür boyu bildiğim bir yalnızlık ve o hep aynı görüntüye sahip; bütün öğrencilerinin gittiği, sınıflarının boşaldığı sessiz bir okulun uzun taş koridorlarında bir akşam üstü yalnız başına pencereye dayanıp duran bir oğlan çocuğunun yalnızlığı bu, koridorlar mazot, lizol ve diş macunu kokuyor; yalnızlığımın nedeni ne olursa olsun duygusu ve görüntüsü hep bu, hep aynı saat, hep aynı gölgeleri uzamış akşamüstü, hep aynı boş sınıflar, hep aynı sessizlik, hep aynı koku.

Bu derin özlem, büyük bir okulda bırakılmış çocuğun yalnızlığına kelepçeleniyor, çaresizleşiyor, güçsüzleşiyor, üzülüyorum.

Üstelik hiçbir tesellisi olmayan bir üzüntü bu.

Nedeni yok çünkü.

İçine mavi bir ışığın hapsedildiği keskin bir kristal gibi duran gökyüzünden, Göztepe'nin arka sokaklarına, apartmanların minik bahçelerine, inatla açan güllerine, soluk bir pembelikle büyüyen narlarına, portakal ağaçlarına, yol kenarlarındaki akasyalara yansıyan o parlak ve hüzünlü aydınlıkla çoğalacak, yaşadığım sürece benimle dolaşacak bu terkedilmişlik duygusu beni terk etmeyecek.

Yüzü, sesi, bedeni, kokusu olmayan birini özleyebilir mi insan?

Acıklı bir soru bu biliyorum.

Böyle bir şeyin olamayacağını düşündüğünüzü de biliyorum.

Ama olabilir bu.

İnsanların hoyratlığı yüzünden, "kötü sevişmelerle" hırpalanmış bir sokak orospusu gibi aşağılanıp eskitilen "aşk" sözcüğünün üstünde biriken tozları sildiğiniz vakit altından çıkacak olan o görkemli ve karmaşık duygu, derinliğinde o kadar çok sır ve sürpriz saklar ki şaşarsınız.

"Ölüm ve hayat" uçlarını birbirine bağlayan, onları birbirinden kopmaktan alıkoyan, ikisine de anlam katan ve ölümü de hayatı da bir saçmalık olmaktan kurtaran tek duygudur belki de.

Eğer bu dünyayı yaratan bir güç varsa, onun kudreti ne hayatta ne ölümde çıkar ortaya, onun olağanüstü yaratıcılığı böylesine bir duyguyu yaratabilmesinde, evrenin nerdeyse bütün kaosunu ve esrarını tek bir duygunun içine yerleştirebilmesindedir.

Her seferinde yeni ve bilinmez bir hikayeyle gelir karşınıza.

Bir çöl peygamberinin nefesini taşıyan ve yazdıklarına o nefesi üfleyen Halil Cibran, tam yirmi yıl boyunca, bir tek kez bile görmediği, bir tek kez bile sesini duymadığı, bir tek kez bile kokusunu koklamadığı bir kadına aşık olarak yaşamıştı.

Bir Arap entelektüeli olan, gazete yöneticiliği yapan, Mısır'ın sanatçılarını kendi salonunda toplayan May Ziyade ile sadece "mektuplardan" oluşan bir aşk yaşamışlardı.

Büyük bir ihtimalle "ilişki", Ziyade'nin Cibran'ın yazılarına duyduğu hayranlıkla başlamıştı.

Sonra yazışmaya başlamışlardı.

Harfler, sözcükler, cümleler birbirini hiç görmeyen iki insanı tutkulu bir biçimde birbirine bağlamıştı.

Hiç buluşmadılar.

Hiç karşılaşmadılar.

Ama aralarındaki "aşk", Cibran öldüğünde May'e "Hiçbir zaman bu kadar acı çekmemiştim, hiçbir kitapta bir varlığın bu kadar acı çektiğini, bu kadar büyük bir acıya katlanacak gücü bulacağını okumamıştım," dedirtecek kadar derindi.

Birbirlerine bu kadar tutkunken, birbirlerini bu kadar özlerken neden hiç buluşmadıklarını, neden birbirlerini görmek için çabalamadıklarını hep merak ettim.

Korktuklarını düşündüm.

Mektuplarını yazarken ruhlarını apaçık ortaya koyabiliyorlardı, neredeyse sınırsız bir özgürlükle her duygularını, her düşüncelerini söyleyebiliyorlardı, kıskanabiliyorlar, kavga edebiliyorlardı; onların ruhlarının önünde, ruhun yolunu kesecek, onu yolundan saptıracak, şaşırtacak bir beden yoktu, hiçbir yere, hiçbir tene sürtünmeden, eskimeden ilerliyordu.

Belki de bunu bozmaktan çekindiler.

Sadece zekalarının ışıltısıyla birbirlerini etkileyebileceklerini anladıktan sonra bedenlerinin, zekalarının o büyük çekiciliğine ayak uyduramamasından, arzularının, düşüncelerinin derinliğine ulaşamamasından korktular sanırım.

Özlediler birbirlerini.

Ümitsizce özlediler.

May Ziyade, bilmediğimiz mektuplarından birinde belki de bu korkuyu dile getirdiğinden Cibran onu ikna etmeye, korkusunu yatıştırmaya çalışan mektuplar gönderdi.

"Bana aşktan korktuğunu söylüyorsun, neden küçüğüm? Güneş ışığından korkuyor musun? Denizin gelgitinden korkuyor musun? Günün doğuşundan korkuyor musun? Baharın gelişinden korkuyor musun? Aşktan neden korktuğunu merak ediyorum. Sıradan bir aşkın beni memnun etmeyeceği gibi senin de sıradan bir aşktan hoşlanmayacağını biliyorum. Sen ve ben ruhtaki duyguları sınırlamakla asla doyuma ulaşamayız. Daha çoğunu istiyoruz biz, her şeyi istiyoruz."

Karşılaşsalar, aşkları "sıradanlaşır" mıydı?

Aşk sıradanlaşmaz, biter yalnızca.

Bitecek bir aşka "sıradan" gözüyle bakıyorlardı belki de.

Bitmesin istiyorlardı.

Hiç bitmesin.

May bazen korkuyor, bazen de aşkını açıkça yazıyordu.

"Aşkın eşlik ettiği yoksulluk ve sıkıntılar sevgisiz zenginlikten çok daha iyidir. Bu düşünceleri sana itiraf etmeye nasıl cesaret edebiliyorum. Tanrı'ya şükürler olsun ki bunları söylemeyip yazıyorum, çünkü şu anda burada olsan, hemen geri çekilip uzunca bir süre senden kaçarım ve söylediklerimi unutuncaya kadar da beni görmene izin vermem."

Karşılaştıklarında, kaçınılmaz olarak "bir kadın, bir erkek" olacaklardı, Cibran'ın peygamberce sözleri, May'ın derinlikli anlatımı yerini, onlara sıradan geldiğini sandığım "şehvete" bırakacaktı; o mektuplarda kendini gösteren ruhlar, birer beden kazanacaktı ve bedenin sınırları içine hapsolacaklardı.

Bu muydu acaba korkuları?

Peki, aşk korkar mı?

Korkmaz bence.

Onlar birbirlerini görmeden aşık oldukları için, aslında "eksik" bir aşk yaşadıkları için, o eksiklik korkuyla doluyordu, bunu gidermek için bazen bir aşığın yazamayacağı kadar parlak bir anlatımla yazıyorlardı.

"Güneş ufukta kayboldu, harika şekilli güzel bulutların arasından parlak tek bir yıldız belirdi, Venüs, Aşk Tanrıçası. Bu yıldız da bizim gibi aşk ve arzuyla dolu insanlar mı oturur acaba? Acaba Venüs de benim gibi mi ve kendi Cibran'ı mı var -kendi uzakta ama aslında çok yakında olan güzel varlık- ve acaba o da şu anda, ufukta titreyen alacakaranlıkta, alacakaranlığı karanlığın izleyeceğini ve karanlığı ışığın izleyeceğini ve günü gecenin izleyeceğini ve geceyi günün izleyeceğini ve sevdiğini görmeden önce bunun defalarca tekrarlanacağını bilerek ona mektup mu yazıyor. O zaman o da elindeki kalemi alacak ve karanlıktan, bir adın kalkanına sığınacak: Cibran."

Bir aşkın içine başka hangi duyguların sızdığını hiçbirimiz bilemeyiz; aşk herkes için aynı parlak alevli deliliktir ama her aşkın içine sızan duygular farklıdır, insandan insana, ilişkiden ilişkiye değişir.

Cibran bir yazardı.

Ve onların aşkı "yazıyla" ilerliyordu.

May, bir yazarın aşkını sadece yazının çekiciliğiyle ayakta tutmaya çalışmak gibi zor bir iş üstlenmişti ve büyük bir ihtimalle onun aşkına "iyi yazamamak, yazıyla yeterince etkileyememek" tedirginliği sızmıştı.

Cibran bir keresinde, "İkimiz de bütün becerileri, yetenekleri, bezemeleri ve düzenlemesiyle konuşma sanatını kullanma eğilimindeyiz. Sen de, ben de, dostlukla konuşma sanatının pek kolay uyum sağlayamadığını anlamak zorundayız. Yürek yalındır, May, yüreğin görüntüleri de temel şeylerdir, oysa konuşma sanatı sosyal bir araçtır. Bu nedenle konuşma sanatından yalın konuşmaya dönme konusunda anlaşalım mı?"

Bence, aralarındaki mektuplaşmada "aşkı" en çok dile getiren mektuplardan biriydi bu.

Gösterişsiz, süssüz, karşısındakini en yalın, en çıplak haliyle görmek isteyen sade satırlar.

Bunu pek başaramadılar.

Eğer Cibran'ın istediği bu yalınlığa ulaşsalar, sadece bir ruh, sadece bir zeka olmak tutkusundan kurtulabilseler, bu sadelik içinde ruhları kaçınılmaz olarak bir bedene ihtiyaç duyacaktı o zaman; iki ruhtan iki insana dönüşecekler, aşkı sevişmeden kopartmayacaklardı.

Belki yirmi yıl sürmeyecekti ama sürdüğü kadarıyla muhteşem olacaktı.

Birbiriyle gizliden gizliye yarışan iki zeka, bedenin sıcaklığını ve şehvetin çılgınlığını da yanına alarak az rastlanır bir aşk yaratacaktı.

Buna cesaretleri yetmedi.

Yakıldığında görülmemiş kıvılcımlar, renkler, şekiller ortaya çıkartacak bir havai fişeği hiç yakmadan yıllarca ellerinde taşıdılar.

Taşıdıkları şeyin değerini biliyorlardı.

Ama yandığında ne olacağını hiç öğrenemediler.

Belki de bir kere yaktıklarında kaçınılmaz olarak tükeneceğini düşündüler.

Yüzünü, sesini, kokusunu bilmeden özlediler birbirlerini.

Birbirlerini görmeyerek bir aşka ihanet mi ettiler yoksa bir aşkı kendi arzularından bile mi korudular, bilemiyorum.

Şu küskün ışıklı sonbahar gününde, adını, yüzünü, sesini bilmediğim, kendi hayatımın girdabında varlığını dalgaların kapattığı, bazen yalnızca bir siluet halinde sezebildiğim isimsiz bir hayali özlerken bile onların aslında aşklarına "ihanet" ettiklerini düşünüyorum.

Ben kimi özlediğimi bile bilmiyorum ama onlar biliyorlardı.

Beğenilmemekten çekindiler herhalde.

Birbiriyle kaynaşan ruhlarını öksüz bıraktılar, bedensiz bıraktılar, şehvetsiz bıraktılar.

Bir hayal olarak kalmak istediler.

Sadece bir hayal.

Beğenilen bir hayal.

Soluk pembe narlar büyüyor, ani akşam yağmurları bastırıyor, ıssız koridorlarda başını pencereye dayayan çocuğun yalnızlığı günün keskin ışığında gösteriyor kendini, loş ve gölgeli odalarda duramıyorum, gideceğim yeri bilmiyorum, neyi, kimi özlediğimi bilmiyorum, cam bir kuyudan düşer gibiyim.

Bu keskin mavi ışık yerini yağmurlara bıraktığında ben kurtulacağım.

"Hiçbir zaman bu kadar acı çekmemiştim, hiçbir kitapta bir varlığın bu kadar bu çektiğini, bu kadar büyük bir acıya katlanacak gücü bulacağını okumamıştım," diyen May...

O, hiç kurtulamayacak.

27/9/2008

Aşk...

h1

Kim, tanrının bile olmadığı kimsesiz bir çöle yalnızca kendi duygularıyla girmeyi göze alabilir? ...  Bir şair belki...

Bir aşık...    Gerçekten seven biri.

Çünkü ancak
gerçek ve içten bir düşkünlük, hesapsız bir bağlılık, pazarlık kabul etmeyen sonsuz bir istek,
ruhumuzu tek başına kaplayacak bir güce ve genişliğe sahiptir, ancak böylesine bir tutku kendine yer açmak için içimizdeki kutsallıkları ve bayağılıkları silebilir.

Arınmak, ancak böyle mümkün olabilir.

Bu olmadığında, "en kutsal olana ilgiyle en bayağı olana düşkünlüğü" bir arada görürsünüz.

'İnsanların hoyratlığı yüzünden, ''kötü sevişmelerle'' hırpalanmış bir sokak fahişesi gibi aşağılanıp eskitilen ''aşk'' sözcüğünün
üstünde biriken tozları sildiğiniz vakit altından çıkacak olan o görkemli ve karmakarışık duygu, derinliğinde o kadar çok sır ve süpriz saklar ki şaşarsınız.''Ölüm ve hayat''uçlarını birbirine bağlayan, onları birbirinden kopmaktan alıkoyan, ikisinede anlam katan ve ölümü de hayatı da bir saçmalık olmaktan kurtaran tek duygudur belkide.

Ahmet Altan

İşte benim  aşk'tan anladığım her zaman buydu ve bu olacak. Hiç te yalnız değilmişim değil mi... Mahallenin tek delisi ben değil mişim veya en akıllısı... Eski zamanda birine, büyük bir arzu ile dile getirdiğim ve söylediğim şeylerdi bunlar. Anlaması için çırpındığım. İçimizdeki şeyi sonsuzluğa verip sonsuz olabilmeyi. Durumların, şartların, koşulların, imkansızlıkların ve hatta ölümün içimizdeki şeyi alt edemeyeceğini, içimizdeki şey doğruysa, bir gün mutlaka bir bütün hale gelinebileceğini ve bunun sonsuza kadar süreceğini.... Ben bunu büyük bir arzuyla ölümüne istediğime göre, geriye bir tek açıklama kalıyor, doğru olmayan oymuş sanırım...

k a f e s

12/9/2008

"üç günlük ömrüne beni sığdıramadın..."

h1

Deniz Seki'yi ayakta alkışlamak istiyorum. Gerçekten güzel şarkı sözleri yazıyor. Son şarkısındaki bu söz ise çok çarpıcı ve vurucu. Birbirimize tahammülsüzlüğümüzü, sevgimizden, sensiz yaşayamam dediklerimizden, nasıl kolay vazgeçebildiğimizi çok güzel anlatıyor. Günümüzdeki sevgilerin ve aşkların nasıl saman alevi gibi sahte, çabucak tükenen ve yalanlar üzerine kurulduğunu anımsatıyor...

Ne kolay ve ne çabuk vazgeçiyoruz ve unutuyoruz. Birbirimize "sensiz yaşayamam", "nefes aldığım süre sana aitim" gibi sözler söyleyip, sonrasında bir çırpıda nasılda silebiliyoruz her şeyi ve yalanlamış oluyoruz kendimizi, sevgimizi. Bir çırpıda ne kolay ve ne rahat yok ediyoruz bütün o yaşanmışlıkları ve birbirimizi.  Nasıl sığdıramıyoruz üç günlük ömürlerimize birbirimizi...

Eğer gerçekse söyledikleri ve koskoca bir yalandan ibaret değilse bir insan, yaşanmışlıklar bir kandırmacadan, bir oyundan ibaret değilse, nasıl topyekün çıkarabilir hayatından, uğruna ölebileceğini, onsuz yaşayamayacağını söylediği ve nefes aldığı sürece ona ait olduğunu söylediği kişiyi... Nasıl sığdıramaz üç günlük ömrüne o kişiyi...  Nasıl sığdıramayız  ve içine alamayız üç günlük ömürlerimize birbirimizi...


k a f e s

11/9/2008

Hayatım boyunca dinlediğim en güzel müzik...

h1

Evet, şuan bloğumda dönen müzikten bahsediyorum. Sanatçı Farid Farjad. Ensturman keman.

Hayatım boyunca dinlediğim en güzel müzik. Keman sanki ağlıyor. Sanki keman, binlerce hüznü ve acıyı tek bir dilde seslendiriyor. İşin en garip tarafı ise, parçanın bütün o hüzün ve acı yanına rağmen dinlendirici, sakinleştirici bir yanının olması. Hem fırtınalar koparıyor yüreğinizde, hem de dinlendiriyor ve sakinleştiriyor. Teşekkürler Farid Farjad..
.


k a f e s

 

31/7/2008

Haven...

h1



Hurry mother,
It is almost evening…
Rain will pour again…
Here are the hungry bats
Before the black cloud darkens our light,
we have to find a shelter…

Get a couple of windows along,
A handful of sun,
and, my father’s picture.
Leave my toys, I don’t want them…
You’re unaware that I‘ve grown suddenly
last night in the sanctuary…

Mother this is just a shudder,
Don’t pay attention to the sad look of my eyes…
Believe me I am not afraid of dying…
Not even concerned about the amputation of my arms...
Other than, the difficulty of hugging you

My heart won’t fit into
this cold, damp brick walls…
Mother don’t cry, believe me, I am not afraid
Just allow me to be sheltered into your heart…

Kafess

31/7/2008

reklamlar...

h1


Yakında. Israrla bekleyin :)  www.kirlangicgunlugu.blogspot.com

Peki bu sitede ne olacak. Bir kere alıntı hiç bir fotoğraf olmayacak. Bütün fotoğrafları kendim çekeceğim. Tabiki alıntı yazıda olmayacak, bütün yazılar bana ait olacak; deneme, şiir, hikaye, günlük, gezi notları artık ne denk gelirse... 

Peki ne zaman?... Pek yakında. Şu aralar mesgül olduğum bir kaç şey var. Biriken çok şey var. Tam anlamıyla sitenin tasarımını oturttuğum zaman yazılar eklenecek. Açılışa beklerim..:) 

Kafes mi ne olacak? Tabiki sonsuza kadar yaşayacak :) Daha güncel, çocuksu, eğlenceli vs. tarafım burada. Ciddi, profesyonel ve daha çok içsel yanım ise kırlangıçta...

Daha sonrası için ise haince planlarım var:) İki siteyide takip etmeye devam edenler ileride neler olacağını görecek... Sürpriz...